Eyüpsultan Masaj Salonu Hizmeti – Masör Ece

Eyüpsultan Masaj Salonu Hizmeti  – Masör Ece

Eyüpsultan Masaj Salonu her biri ötekinin kendisine muhtaç oluşunda kendi varlığının anlamını bulurdu. Aşktan caymak, bireyin ölümsüzlüğe inanıp sağlığını koruması kadar saçma geliyordu bana. Bu dünyadaki iyi şeylerden aslabirinin elimden kaçmasına göz yummamaya eminydım mutlaka. Rahibe olmaktan cayınca, kendime nazaran bir aşk düşlemeye koyuldum. Bir insanla evlenmeyi, içim nefretle dolmadan düşünebildiğimi fark ettim. Analık, bana göre iş değildi. Zaza, buruş buruş kırmızı suratlı, yeni doğmuş Eyüpsultanleri ne vakit sevip okşamaya, tatlı sözler söylemeye başlasa şaşardım.

Fakat, ömrümün bundan sonraki günlerini kendi seçtiğim insanla geçirmenin olanaksız bulunduğunu düşünmüyordum artık eskisi benzer biçimde. Annemlerin evi, bir mahpushane değildi. Evden ayrılmak zorunda kalsam, ne yapacağımı bilemem sanırdım; oysa şimdi, önünde sonucunda gelip çatacak olan bu gidişe, acılı bir ayrılık gözüyle bakmaz olmuştum.

Eyüpsultan Masaj Salonu çevresinde oldukça sıkılıyordum. Battaille’ın Le Berçail adlı kitabından uyarlanan bir filmin beni fazlasıyla etkilemesi de, bu sıkıntıların, bu bunalımların sonucuydu. Bir rastlantısal çağrı üzerine görmüştüm filmi. Filmdeki hanım, çocuklarından ve Mösyö Mabille benzer biçimde sakallı bıyıklı kocasından bunalıyordu.

Eyüpsultan Masaj Salonu

Eyüpsultan Masaj Salonu bileklerindeki kalın zincir, köleliğini simgeliyordu. Canlı, genç bir adam ortaya çıkıyor ve kadını evden, ev işlerinden kurtarıyor, çekip alıyordu. Genç kadın, kolsuz keten elbiseler giyiyor, saçları rüzgârda savrularak, sevgilisiyle el ele kırlarda dolaşıyordu. Birbirlerine avuç avuç saman atıyorlardı. Samanların kokusunu duyacak şeklinde olmuştum.

Gözlerinde mutlu kahkahalar parlıyordu. Böylesi bir sevinç, böylesi bir mutluluğun gözlerden gözlere akışını hiç görmemiş, hiç duymamış, hiç düşlememiştim. Mevzu nasıl gelişiyor, neler dönüyor bilemiyorum; fakat hanım, sonucunda, eskisinden mutsuz, eskisinden daha sağlam düşünerek evine, ailesine dönüyordu. Kocası, ona kucak açıyordu. Kadın yapmış olduklarını anlattığı vakit, bileklerine zincirler yerine, güllerden çelenkler takıyordu adam. Bu mucizevi değişim bana epey su götürür görünmüştü. Bir yandan da, günün birinde tadacağım, bilinmedik, duyulmadık mutlulukların, zevklerin karşısında başım dönmüştü. Bunlar, özgürlük ve fizyolojik hazdı. Büyüklerin açması kölelikleri ürkütüyordu beni.’Beklenmedik hiçbir şey gelmiyordu başlarına.

Her şeyin önceden belirlendiği bir yaşamı, iç çekerek omuzluyorlardı. Bu yaşamda, kimsenin karar hakkı yoktu. Kimseye bir şey sorulmuyordu. Bataille’ın kahramanı, bir karar vermek yürekliliğini göstermişti. Ve güneş, en sıcak gülümseyişiyle onun üzerinde parlamıştı. O günden sonra uzun bir süre, ne vakit gözlerini içime çevirip büyüdüğüm günlerin belirsiz yıllarına doğru göz atsam, tarlalarda sekerek giden bir çiftin anısı, umutla titretir oldu yüreğimi. On beş yaşımı doldurduğum yaz, birkaç kere, Zaza ve başka arkadaşlarla birlikte Boulogne ormanlarında gezmeye gittik. Önümde bir kızla bir oğlan yürüyordu. Oğlan, elini hafifçeçe kızın omzuna atmışa. Bu, beni birden duygulandırdı. Omzunda birinin eli, ağırlığım duymayacağın kadar yakından tanıdığın bir el, yalnızlığı yok edecek kadar varolan bir el olduğu sürece, yaşam boyunca yürümek tatlı bir şey olmalı diye düşündüm. “Uygun bir çift”; bu sözleri düşünürdüm uzun uzun. Ne bana fazlasıyla yakın olan kardeşim, ne de fazlasıyla uzak olan Zaza, bu deneyimin gerçek anlamını duyulmamışlardı hiç.